Kitaplar
Müslüman Olmak
01.01.2009

İÇİNDEKİLER

Hayata,

Giriş

İslam’ın hayatta gerçekleşme yolu

Müslüman kimdir?

Müslüman olmak neyi gerektirir?

Hedefe yürürken

       Eşsiz Bir Dünya Görüşü

       İnsan Özellik ve Kabiliyetlerine Uygun Yol

       Etkin Bir Mesaj

Sonuç

 

ÖZET

Giriş:

Hayata, günahlar ve sevaplar penceresinden bakan genel ve yaygın bir anlayış vardır. Buna göre İslam yapıldığında sevap kazandıran, yapılmadığında günahı artıran bir çok emir ve yasaklardan ibarettir. Sevaplar ve günahlar üzerinde o kadar farklı görüş vardır ki, kimi zaman birinin sevap dediğini diğeri günah olarak niteleyebilmektedir. Dolayısıyla kurallardan ibaret bir dini, o kurallara tam uyarak hayatta gerçekleştirmek mümkün değildir.

Bu durum kimi insanlar için bahane oluşturmuş ve “zaten tam olarak gerçekleştirmemiz mümkün değil!” rahatlığına yol açmıştır. “Cezamız kadar cehennemde yanıp sonra cennete gireceğiz” formülüyle kendilerini ikna ederek, hassasiyet göstermemeyi meşrulaştırmışlardır.

Kimi insanlar ise “din” zannettikleri kuralları samimiyetle yerine getirmeye çalışmalarına rağmen başaramamanın sıkıntısıyla; “Önemli olan, Allah’ın huzuruna çıkıldığında artıların eksilerden fazla olması” diyerek “artılarını” çoğaltmaya girişmişlerdir. Bunu ise ibadetleri ve iyilikleri artırarak yapmaya çalışmışlardır.

Oysa Kur’an’da bu anlayışı haklı çıkaracak hiçbir ifade yer almaz. Hesap günü herkes, dünyadayken yaptıklarına karşılık bir rehindir. Allah’ı razı etmeyi başaranlar cennete, başaramayanlar ise cehenneme gideceklerdir. O gün kimsenin kimseye bir yararı dokunmaz. Kimse kimseye şefaat (affı için aracılık) edemez.

*

Peki, bu durumda, çok istemesine rağmen “din” olarak bildiği kuralları gerektiği gibi hayatına aktaramayan iyi niyetli insanlar ne olacak?

Şüphesiz Allah, iyi niyetle davranıp canla başla çaba gösteren kimselerin emeklerini zayi etmez.

Ancak bu noktada söylenmesi gereken doğru söz, “dinin yanlış anlaşıldığı ve kurallara indirgenmek suretiyle gerçek fonksiyonundan uzaklaştırıldığı” gerçeğidir.

Dini kurallardan ibaret olarak gören kimse kuralları ihlal ettikçe, hassasiyet ve duyarlılığını kaybetmeye başlar. “Ha bir eksik, ha bir fazla” mantığı gelişmeye başlar. Bir vakit sonra kişi kendisini, inanmadığı ve doğru bulmadığı işleri rahat rahat yaparken bulur.

*

Oysa Müslüman olmak sorumlu olmaktır. Herkes Allah’a karşı sorumluluklarını doğru bir şekilde öğrenmeli ve ona uygun olarak da yaşamalıdır.

İşte bu kitap, İslam’ın bir kurallar manzumesi değil bir yaşam biçimi ve bir yaşam bilinci olduğunu ortaya koymaya çalışmakta, bu çerçevede Müslümanların yerine getirmesi gereken sorumlulukları ele almaktadır.

İslam’ın hayatta gerçekleşme yolu:

İslam kurallar manzumesi değil, hayatla ilgili bir anlayış biçimidir. İnsanoğluna, “Allah’ın kendilerini gördüğü ve yaptıkları her şeyden O’na hesap verecekleri” bilincini kazandırmaya çalışır. Hayatta ne yapıyorsa “Allah’ı razı etme” hedefiyle yapması gerektiğini ortaya koyar.

*

Kurallardan ibaret bir din, o kurallar yerine getirildiğinde hayatta gerçekleşmiş olur. Fakat bir bilinci ifade eden ve o bilince göre yaşamayı emreden bir dinin hayatta gerçekleşmesi nasıl olacaktır?

İslam bir bilinç olduğuna göre, doğal olarak öncelikle bilinecektir. Sonra da bu bilgiye uygun bir şekilde yaşanacaktır. Bu ise hayatın Allah’ın boyasıyla boyanmasını, bütün tutum ve davranışların “Allah görüyor” anlayışıyla yapılmasını, hayata dair öncelik ve tercihlerin “imtihan” bilinci içerisinde oluşturulmasını gerektirir.

Gerçek buyken, insanlar çok hazırcıdırlar. Her şeyin bir anda ve kendi çabalarına bağlı olmadan gerçekleşmesini isterler. Olmayınca da kendilerini kandırmaya çalışırlar.

Kimileri sapkınlık ve yoldan çıkmışlığını “doğru olmasaydı Allah yapılmasına izin vermezdi” diyerek haklı göstermeye girişir.

Kimileri dinin hayatta gerçekleşmesini ve diğer dinlere üstün gelmesini Allah’tan bekler. “Mademki Allah’ın dinidir! Neden Allah kendi dinini diğer dinlere üstün kılmıyor? Neden iyi imkanlar ve zenginlik yoldan çıkanların elindedir?” gibi sorularla, kendi yapması gereken işleri Allah’a havale eder.

Kimileri dinin hayatta gerçekleşmesini Mehdi’den bekler. “Mehdi geldiğinde, okuyup üfleyerek zulmü ortadan kaldıracak ve İslam her yana hakim olacak” diye düşünerek, kendi sorumluluklarını Mehdi’ye yükler.

Kimi insanlar da, bir çaba ve gayret göstermeden neticeye ulaşma isteklerini bir lider veya cemaat beklentisi şeklinde ortaya koyar. Bir liderin veya güçlü bir cemaatin çıkıp, kendisinin yerine getirmesi gereken sorumlulukları bir anda gerçekleştirmesini ister.

*

Oysa bunların hepsi sorumluluktan kaçmanın değişik yollarıdır.

Ceza veya ödülün verileceği yer dünya değildir. İnsan dünyadayken her türlü iyiliği veya kötülüğü yapabilir. Bu tamamen onun kendi seçimi ve iradesi ile olur. Yapılanların karşılığı ise ahirettedir. Dolayısıyla bir şeyin yapılabiliyor olması, Allah’ın ona izin verdiği anlamına gelmez. İnsan bu noktada ne kadar kendisini kandırsa da ahirette gerçekler apaçık karşısına çıkar.

Allah’ın gücü her şeyi yapmaya yeter ve bir şeyin olması için “ol” demesi yeterlidir. Ama o hayatı bir imtihan olarak yaratmış ve “İslam’a uygun bir şekilde yaşamayı” insanoğlu için bir imtihan kılmıştır. O halde insanoğlunun kendisi çaba göstermelidir ki, imtihanı kazanıp cenneti hak edebilsin.

Mehdi’yi, lideri veya cemaati bekleyen insanlar ise şunu bilmelidirler: “Bir toplum kendi özündekini değiştirmedikçe, Allah da onların halini değiştirmez.” Bir güç çıkıp toplumu değiştirecek olsa bile, kişinin nasibine düşen kendi eliyle kazandıklarıdır. Başkalarının iyiliğiyle cenneti elde edeceğini zanneden, apaçık bir yanılgı içerisindedir.

Kısacası, İslam’a uygun bir yaşam sürmek ve İslam’ın ilkelerinin hayatta gerçekleşmesini sağlamak insanın görevidir.

*

Bu durumda baştaki soruya geri dönersek, bireyin ve toplumun İslam’a uygun bir yaşam sürmesi nasıl mümkün olacaktır?

İslam’ı hayatta gerçekleştirmenin anahtarı “arınma”, yani hayatındaki bütün kötülükleri iyiliklere döndürmedir. Arınmak veya kirlenmek en temelde bir kabul (yani iman) meselesidir. Önce zihinlerde başlar. Herkesin kendisine göre kurduğu iyilik, güzellik ve adalet anlayışları terk edilir. Allah’ın belirlediği doğrulardan oluşan bir iyilik ve adalet bilincine sahip olunur. Ardından da hayatın her alanı, Allah’ın belirlediği doğrulardan oluşan bilinçle yeniden oluşturulur.

Allah pisliklerden ve kötülüklerden arınabilmek için gerekli bütün özellikleri insanoğluna sunmuştur. Fakat insanın kendi içinden heva (aşırı istek, zevk ve eğlenceye düşkünlük, gelip geçici heves), dışarıdan ise tağutun (kendi istek ve tutkularını gerçekleştirebilmek için iyilik ve hayrı yok etmeye çalışan güç odakları) baskı ve engellemeleri, arınmak isteyen insanın önüne bir engel olarak çıkar.

Hevanın ortaya çıkardığı engeller zihnin içerisindedir. Kişiyi tutamaz, engelleyemez; isteksizlik ve tembellik oluşturarak insanı alıkoyar. Bu tür engelleri aşmanın yolu ise kararlılık göstermek (irade) ve kendini zorlamaktır.

Tağuttan kaynaklanan engeller ise fiili engellerdir. Yerine göre, kötüler, sıkıntıya düşürür, tutar, bağlar, hapseder ve hatta öldürür. Tağutlar ve onlara boyun eğenler Kur’an’da, inkar eden ve doğruyu örten anlamına gelen kafir kavramıyla ifade edilmiştir. Kafirler insanları karanlık ve bilgisizliğe gömmeye, sonra da kendi çıkar ve menfaatlerinin kölesi yapmaya uğraşırlar. Müslümanların mücadelesi ise, insanları bilgisizlikten kurtarma, doğru yolu bulmalarını sağlama, zulüm ve acılardan başka bir sonucu olmayan küfür bataklıklarından kurtarma mücadelesidir.

Böyle bir mücadele için sadece kararlılık yetmez. Kararlılığın ardından “çaba ve gayret” gerekir. Fiili engeller, ancak fiili gayretlerle ortadan kaldırılabilirler.

*

Hedefleri, işleri, bunlara ulaşmanın önündeki engelleri ve başarıyı var eden Allah’tır. O her şeyi kendisinin belirlediği bazı kurallara (sünnetullah) göre yaratmıştır. Doğrular için mücadele verenler de, çıkarları için doğruları engellemeye çalışanlar da hep bu kurallara bağlıdırlar.

Allah’ın mücadele ve değişim ile ilgili kurallarına göre:

1-    Herkes hak ettiğine ulaşır.

İnsanların başına gelenler, kendi tercihlerinin ve hak ettiklerinin bir sonucudur. Ezilmişliğe alışan insanlar, birileri gelip kendilerini ezenlerden kurtarsalar da elde ettiklerinin kıymetini bilemezler. Adalet ve onura alışmış insanlar ise, kendileri dışındaki bir güç tarafından baskı altına alınsalar da, zulüm ve baskı altında uzun süre yönetilemezler.

Dolayısıyla insanın kendi çabalarıyla elde ettiği şey kolay kolay kaybedilmez. Çaba göstermeden elde edilen ise en ufak bir rüzgara bile direnemez.

2-    Hak etmek için çaba göstermek gerekir

Uzak yerler adımlar atıldıkça yakınlaşır. Zorluklar çabaladıkça kolaylaşır. İnsan neyi arzuluyorsa onun için gayret gösterir. Ortaya koyduğu gayret hedefine ulaşması için yeterli miktara ulaşırsa hedeflediğine kavuşur.

3-    Allah çaba gösterenlerle beraberdir

İyiliğin de kötülüğün de gerçekleşmesi insanın dilemesine ve gayret göstermesine bağlıdır. Fakat toplumların değişimi, insanın kendisi için istediği şeylere kolayca ulaşmasına benzemez. Allah tarafından belirlenmiş evrensel kurallara bağlıdır. Bu yüzden, bazen insan çok çalışır ama çabası o kurallar çerçevesinde yetersiz kalıp istediğini elde edemeyebilir. Fakat bununla birlikte Allah kendi uğrunda çaba gösterenlere yardım eder.

Nitekim Talut ve Calut kıssasında Talut’un komutasındaki azıcık bir kuvvetin, güçlü ve kalabalık Calut ordusuna üstün gelmesi bu yüzdendir. Müslümanlarla Allah arasında, bir ananın bebeğiyle arasındaki ilişki gibi bir ilişki vardır. Korur, gözetir, düştüğünde elinden tutar, zorlandığında yardım eder. Her an onunla beraberdir.

Ancak Allah’ın Müslümanlarla olan birlikteliği sınırsız ve kayıtsız şartsız bir birliktelik değildir. Müslümanlar gevşeklik gösterdiği ve sorumluluklarını aksatmaya başladıkları anda biter. İstenmeyen belalar başa geliverir. Hz Musa komutasında Allah’ın işaret ettiği şehre girmeyi reddeden İsrailoğullarının ve Uhud savaşında Hz. Muhammed ve arkadaşlarının başlarına gelenler gibi…

Kendi eliyle yaptıklarından dolayı bir belaya uğramamanın yolu “imanda süreklilik”tir.

Allah iman edenlerin canlarını ve mallarını cennet kesinlikle kendilerinin olması karşılığında satın almıştır. Bu alışverişe uyan ve canı malı pahasına Allah uğrunda çaba gösterenler şüphesiz karlı çıkacaklardır.

Müslüman Kimdir?

İslam’ı tercin etmiş ve ona uygun bir şekilde hayatını düzenlemeye çalışan kişiye Müslüman denir.

Bir hedefe ulaşmak ve bir işi başarmak nasıl ki o yolda ortaya konacak çabalara bağlı ise, Müslüman olmak da Allah’ı memnun edecek çabaların ucundadır. “Müslüman’ım” dediği halde Allah’ın kendisini gördüğünü unutup hevasına kapılan veya tağutlara uyan kimse ziyanını artırmış olur. “Müslüman’ım” dediği halde her türlü aşırılığı ve ahlaksızlığı yapıp, sonra da ibadetleri artırarak günahlarını affettirmeye çalışan kimse kendisini kandırmış olur. “Müslüman’ım” dediği halde acı çeken insanlara seyirci kalan ve zulme ses çıkarmayan kimse zalimlerin ortağı haline gelmiş olur.

Oysa Müslüman olmak sorumlu olmaktır. Onların yaşamları boyunca karşılaştıkları, mutluluk verici veya hüzünlendirici, eğlenceli veya sıkıntılı, kolay veya zor bütün dönemeçleri Allah’ı memnun edecek şekilde dönmek gibi bir sorumlulukları vardır.

Sorumlulukları doğru bir şekilde yerine getirmenin yolu, doğru bir şekilde bilmekten geçer. Buna göre Müslüman olmak, İslam’ı en doğru bir şekilde bilmek, yani İslam’a uygun bir bilince sahip olmaktır. Yoldan çıkarıcı ve hayatta uygulanmasını zorlaştırıcı bir sürü çaba karşısında, kolaylaştırıcı olan doğru bilgidir. Doğru bilgi, doğru bir bilinç ve doğru bir şekilde düşünme kabiliyeti kazandırır. Bilgiye sahip olmayan insan ise freni boşalmış arabaya benzer. Belki Allah’ı razı etmek düşüncesiyle yanıp tutuşmaktadır. Ama neyi nasıl yapacağını bilmeyince, etrafına zarar vermekten başka bir sonuç ortaya çıkmaz.

Bu yüzden Kur’an “oku” emriyle başlar ve “üzerinde dura dura oku” emriyle devam eder. Yani okuyup anlamanın gerekliliğini ortaya koyar.

*

İslam’ın kazandırdığı bilincin en temel ilkesi tevhiddir (sadece Allah’ı razı etmek için çabalamak). Buna göre Müslüman olmak, sadece Allah’a kulluk etmek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. Bir kimsenin Müslüman olması, bu cümleyi söylemesine ve ona uygun bir şekilde yaşamasına bağlıdır. Tevhide uygun bir şekilde yaşamak, küfre ait olan her şeyi peşinen terk etmeye ve hayatını Allah’ın isteklerine göre yönlendirmeyi peşinen kabullenmeye bağlıdır. Böyle kimselerin bilgileri arttıkça düşünceleri de tevhide uygun bir renk almaya başlar. Düşüncenin oluşumu ise yaşayışın tevhide uygunluğunu beraberinde getirir. Müslüman olduğunu söylediği halde başka hayat görüşlerine uyan; ibadetlerini yerine getirdiği halde ahlaksızlıktan geri durmayan; para ve mal hırsı Allah sevgisine üstün gelen; şefkat, acıma ve yardımlaşma duygularını yitirmiş olan kimseler, tevhid cümlesinin ifade ettiği bilince uygun bir yaşam sürüyor sayılmazlar.

Hayat üzerindeki dualist (ikilemci) bölümlemeler; din işleri başka dünya işleri başka, ibadet başka muamelat (uygulama, sosyal hayat) başka, kişisel alan başka kamusal alan başka şeklindeki tanımlamalar, tevhidin parçalanması anlamına gelir. Müslüman olmak, ekonomiden siyasete, hukuka kadar bütün dünya işlerinde ve muamelatta Allah’ın rızasına uygun bir şekilde yaşamayı gerektirir.

Tevhidin zıddı şirktir. Dolayısıyla tevhidi ortadan kaldıran durumlar şirkin ortaya çıkmasına yol açarlar.

*

Gerçek böyleyken insanların çoğu aşırı gitmeye ve isyana meyillidir.

Kimileri otorite konusunda haddini aşar ve güç yetirebildiği insanları kendi çıkar ve menfaatlerine uygun bir şekilde yaşamaya zorlar. Kimileri mal ve para konusunda sınırları aşar. Gözünü bürüyen hırsla servetine servet katmaya çalışır. Kimseyle paylaşmak istemez. Servetini kötülük ve zulüm için kullanır. Kimileri ahlak konusunda sınırları aşar. Dedikodu yaparak diliyle, yasak olana bakarak gözüyle, vücudunu yasak ilişkilere açarak bedeniyle ahlaksızlık yapar.

Allah ise fahşa’yı (aşırılık) sevmez. Buna göre Müslüman olmak, “aşırı gitmemek”tir.

Yaratılışa uygun olmayan her türlü iş ve yöneliş bir sınırın aşılması, yani aşırılık demektir. Allah’ın hayatın her alanıyla ilgili ortaya koyduğu prensipler doğru anlaşıldığı ve samimiyetle hayata aktarıldığı taktirde, aşırılıkları ortadan kaldırır ve güzelliklerin ortaya çıkmasını sağlar.

Allah mal ve para konusunda aşırı gidilmemesi için infakı, yani paylaşmayı emreder. Malın belli ellerde toplanmasına sebep olan faizi yasaklar.

Ahlak konusunda aşırı gidilmemesi için takva örtüsüne bürünmeyi, zinadan kaçınmayı, tesettürü, iyilik ve güzelliklere yönelmeyi emreder.

*

İslam’a yakışır bir şahsiyet oluşmasının yolu aşırı gitmemekten geçerken, insanlararası ilişkilerde sergilenmesi doğru tutum ise haksızlık yapmamak olarak karşımıza çıkar. Buna göre Müslüman olmak, İslam’ın öngördüğü hak ve hukuku gözetmektir.

İslam inancına göre her şeyin tek sahibi Allah’tır. Yaratma da, emir de O’nundur. Sadece Allah’a ait olması gereken emretme yetkisini, güç yetiremediği halde kendisinde gören ve insanların hayatını yönlendirmeye çalışan kimse apaçık bir haksızlık içindedir. Onun iddialarına boyun eğip, onun emrine uygun bir şekilde yaşayan kimse de apaçık haksızlık yapmaktadır.

Haksızlığın sonucunda zulüm ortaya çıkar.

Söz Allah’ın olmakla birlikte, imtihanın gerçekleşmesi için insanoğluna da söz hakkı verilmiştir. Mülk Allah’ın olmakla birlikte, mülke karşı tutumu ortaya çıksın diye insanoğlunun kullanımına sunulmuştur. İnsanoğlu bütün bu alanlarda Allah’ı razı edecek bir yol ve tavır tutturmak zorundadır. Dünya hayatının ardından gelen ahirette haklıyla haksız apaçık ortaya çıkar. Ve cennet hak edenler için açılır.

*

Hayatın her anında Allah’ı razı etme bilinciyle yaşamanın yanında Müslüman olmanın gerektirdiği bir diğer sorumluluk da kulluk, yani Allah’a ibadet etmektir. Buna göre Müslüman olmak, Allah’a olan bağlılığı ibadetler aracılığıyla da ifade etmeyi gerektirir.

Kulluk ve sadakati ifade etmek için Allah’ın öğretmiş olduğu yollar: Salat, oruç, hac, zekat ve kurbandır. Bu ibadet şekillerinin her birisinin, Müslümanların arınmasını sağlamak, kötülüklerden alıkoymak gibi faydalarının yanında, sağlıklı bir toplum ortaya çıkmasına katkı yapmak gibi yönleri vardır.

Fakat İslam’ın hayatı, sadece belli zamanlarda belli şekillerde yapılan ibadetler olarak ele almadığını, kulluğun hayatın her anını Allah’ın razı olacağı şekilde düzenlemek olduğunu unutmamak gerekir.

*

Kulluğun hayatta gerçekleşmesi insanoğlunun dilemesi ve kararlılık göstermesi ile mümkün olur. Ancak engelleyicilerin olduğu bir ortamda inancı hayata aktarmak zorlamayı ve ısrar etmeyi gerektirir. Bu durumda Müslüman olmak, hayatı bir mücadele olarak görmektir.

Müslümanlar hayatlarını Allah’ı razı edecek şekilde oluşturmaya girişirler. Ama tağutlar; gerek çekici hale getirerek, gerekse baskı yollarını kullanarak onların aklını çelmeye ve yoldan çıkarmaya çalışırlar. Onlar ahlaklı, doğru ve dürüst bir insan olmak isterken, toplumda geçerli olan değerlerle çatışmak zorunda kalırlar. Dolayısıyla (İslam özünde bireysel bir inanç olmasına rağmen), bazı sorumlulukların yerine getirilebilmesi için, toplumda İslam’ın değerlerinin geçerli olması gerekir. Bu ise hakim güçlerin ses çıkarmayacağı, onaylayacağı bir durum değildir.

Toplumda İslami değerlerin geçerli olması ve yaygınlaşması için ortaya konacak çaba mücadele adını alır. Mücadele Kur’an’da, öğüt vermek, tebliğ etmek, beyan etmek, müjdelemek, inzar etmek, iyiliği emredip kötülükten alıkoymak gibi birçok kavramla birlikte ele alınmıştır. Müslümanlar, içlerinde bulundukları toplumun ve muhatapları olan bireylerin ihtiyaçlarına bağlı olarak en uygun yöntemle İslam’ı insanlara duyurmaya ve içinde bulundukları toplumda İslam’ın değerlerini yaygınlaştırmaya çalışırlar.

*

İslam sadece lafla gerçekleşen bir din olmadığı için, ona uygun bir hayat sürmeden Müslüman olmaktan bahsedilemez. İslam’a uygun bir hayat sürmek ise (tarih boyunca yaşanan örneklere bakıldığında) birçok sıkıntıyı, eziyeti ve hatta ölümü göze almak anlamına gelir.

Eziyetlere ve sıkıntılara rağmen Müslüman olmakta ısrar etmek, Allah katında en makbul davranıştır. Ancak Müslümanlar da zaman zaman zafiyet gösterebilirler. Nitekim Tebuk seferinde Kaab İbni Malik, isteksizlik ve tembelliğin girdabına düşerek, o zor günde Müslümanların yanında olmamıştı. Veya Maiz ibni Malik nefsine kapılıp zina etmişti. Kısacası şeytanın süslü gösterdiği bazı şeyler zaman zaman Müslümanları da yollarından alıkoyabiliyordu. Nihayetinde Müslümanlar da birer insan idiler.

Allah hiç kimseden kusursuz olmasını beklememektedir. Önemli olan hata yapıldığında, hatanın bedeli ne olursa olsun ondan dönmeyi bilmek ve imanda ısrar etmektir. Hatadan dönmek isteyenler için tevbe/af dileme kapısı her zaman için açıktır. Ve Allah samimiyetle af dileyenlerin tevbesini kabul eder.

Tevbe, Hıristiyanlıktaki günah çıkarma mekanizmasıyla karıştırılmamalıdır. Veya hayata günahlar ve sevaplar penceresinden bakan anlayışta olduğu gibi, “arada bir günah işlesen de, ardından sevap işler günahı silersin” diye düşünmek yanlıştır. Bu yollar “tevbe”nin istismar edilmesinden başka bir anlam taşımazlar.

Tevbe ile “takiyye”yi de birbirine karıştırmamak gerekir. Takiyye “gizlenmeyi ve sakınıp çekinmeyi gerektiren bir halden dolayı olduğundan farklı görünmek” anlamına gelir. Saklanmak veya saklamak ya örgütler, ya da ilkesizliğine kılıf arayanlar için geçerlidir. Örgütler ayrı bir tartışma konusudur ama ilkesizliğine kılıf arayanların takiyye adı altında her türlü yanlışa düşmeleri izahı mümkün bir tutum olmaz.

Müslüman özü ve sözü, inancı ve pratiği birbirine uygun olan kişidir.

Ve Müslüman, Yüce Allah’ın böyle davranan kullarına verdiği isimdir.

Müslüman olmak neyi gerektirir?

“Müslüman”, kendisini İslam’ın safında gören herkesin ortak adıdır.

Müslümanları birbirine göre farklılaştıran ölçü ise “iman”dır.

İman bir kalbe girdiğinde orada takva (korkma, sakınma) meydana getirir. Allah katında en değerli olanlar, takvada en önde olanlardır. Müslüman olmak takvada ve hayırlarda yarışmayı gerektirir.

Takvanın sabit bir oranı yoktur. Allah korkusunun büyüklüğüne bağlı olarak değişir. Kimisinin takvası, hayatın sınırlı alanlarında, sınırları şeyleri yapmasına yeter. Kimisinin takvası ise, hayatının her anını Allah’ı memnun edecek şekilde oluşturmaya götürür.

Takvada önde olanlar karşılığını almada da önde olacaklardır. Bu yüzden Allah katında güzel bir ödül arzulayan kimseler, bunun gerektirdiği bir duyarlılıkla hareket etmek zorundadırlar. Hayat bir imtihandır. Dolayısıyla bir takva yarışıdır. Bütün Müslümanlar Allah’a kulluk ve sadakatte birbirleriyle yarışmalı, Allah’ı daha çok memnun etmek için çabalayıp durmalıdırlar.

*

Takva yarışının başlangıç yeri, önce bireyin kendi hayatıdır. Buna göre Müslüman olmak, İslam’ın canlı bir timsali olmayı gerektirir.

İslam’ın canlı bir örneği olabilmek için önce onu doğru bir şekilde bilmek gerekir.

İslam’ın canlı bir örneği olabilmek için sadece Allah’ı razı edecek bir hayat yaşamak gerekir.

İslam’ın canlı bir örneği olmak demek, haddi aşmamak, aşırı gitmemek, İslam’ın öngördüğü hak ve hukuku gözetmek demektir. Müslüman insan “emin” olmak zorundadır. “Dürüst esnaf, doğru ve güvenilir insan ve ahlak abidesi” gibi sıfatları kendisinde toplamalıdır.

İslam’ın canlı bir örneği olmak demek, ibadetlerde gerekli duyarlılık ve hassasiyeti göstermek demektir.

Ve İslam’ın canlı bir örneği olmak demek, o uğurda çaba göstermek, mücadele vermek demektir.

Ve bütün bunları, takvada en önde olmak gayretiyle yapmayı gerektirir.

*

İslam’ın bireyin hayatında ortaya çıkması onun istek ve çabalarına bağlıdır. Ancak değerlerinin bütün toplumu sarması sadece bireysel çabalarla gerçekleşmez. Bireylerin çabaları değerli ve gerekli olmakla birlikte, engelleyiciler tarafından kolayca etkisiz hale getirilebilirler. Bu yüzden Müslüman olmak, hayırlarda yardımlaşmayı ve dayanışmayı gerektirir.

“Yardımlaşma” nefse zor gelir. Ama ahiret inancı ve Allah korkusu olan bir kimse fedakarlık yapmakta ve özveride bulunmakta zorlanmaz. Kendisi gibi olanlarla ortak bir çaba etrafında çok kolay buluşur. Müslümanlar için zafiyet bir araya gelme noktasında değil, bir araya gelince hemen gurupçu ve cemaatçi bir kafayla düşünmeye başlama noktasındadır. Bu ise daha büyük güçlerin doğmasını ve daha büyük işlerin yapılmasını engellemektedir. Oysa, aralarında bazı ayrılıklar bulunsa bile Müslümanların, ayrılıkları değil benzerlikleri konuşabilmeleri gerekir.

Herkesin aynı konuda aynı şeyi düşünmesi gerçekçi değildir. İnsanları tek tipleştirir. Temel inanç konuları haricindeki farklılıklar zenginlik oluşturur. Aynı özellikleri taşıyan insanların bir araya gelmesi sadece sayıyı çoğaltır. Ama farklı özellikleri olan insanların bir araya gelmesi daha büyük enerjilerin doğmasını sağlar.

O halde herkes Allah’ı memnun edecek bir çaba içerisine girmeli, ama beraberinde farklı bir yerde, farklı bir şekilde çaba gösteren Müslümanlarla ortak hareket edebilme zemini aramalıdır.

*

Günümüzde yaygın olan yardımlaşma ve dayanışma algılayışı, “kurulu bir yapıya dahil olmak” şeklindedir. Oysa Müslüman olmak, tek başınaymış gibi kimseye ihtiyaç duymadan çaba göstermeyi ve daha fazlasını gerçekleştirebilmek için yardımlaşma ve dayanışma aramayı gerektirir.

Hiç kimse bir başkasının yaptığı iyilik ve ortaya koyduğu çabadan dolayı Allah katında ecir kazanmaz. Herkes kendi imtihanını yaşamaktadır. Ve hesap günü herkese “sen ne yaptın?” diye sorulacaktır. Dolayısıyla bütün Müslümanlar her şeyden önce, hiç kimse yokmuş gibi bir mantıkla birey olarak üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeli ve sonra kendisi gibi olan insanlarla birliktelik aramalıdırlar.

Bir organizasyon, bir yapılanma veya bir cemaat içerisinde bulunmak sorumlulukları azaltan değil artıran bir durum olmalıdır. Bütün bireyler kendilerini, o yapılanmanın uygulamalarından ve kararlarından sorumlu hissetmelidirler. Kurulu bir çatıya sığınmak şeklinde başlayan ve “gözlerimi kaparım vazifemi yaparım” şeklinde devam eden bir ilişki, sağlıklı bir ilişki değildir. Yardımlaşma ve dayanışma ortaya çıkarmış olmaz. Sadece sayıyı artırır.

Herkesin birey olarak sorumluluklarını yerine getirmeye çalıştığı ve bununla birlikte kendisi gibi olanlarla güç birliği yapmaya çalıştığı bir ilişki tarzında kimsenin kimseyi zorlamasına ihtiyaç kalmaz. Çünkü herkes zaten sorumluluklarının farkındadır. Ve takvası nispetinde bir çaba ortaya koymaktadır.

Hedefe yürürken

Allah’ın yardım ve rahmeti, İslam’ı hayatta gerçekleştirmek için verilecek mücadelenin her anında ve birçok farklı şekilde kendisini gösterir. Bu yardımın ortaya çıktığı yerlerden birisi de bizzat İslam’ın kendisi sayesinde ortaya çıkar. Yüce Allah dinini diğer dinlere üstün kılmak için göndermiştir ve onu kendi uğrunda mücadele veren Müslümanların işlerini kolaylaştıracak özelliklerle donatmıştır.

Din ete ve kana bürünüp Müslümanların elinden tutmaz. Ancak sahip olduğu özelliklerle Müslümanlara yardımcı olur. Bu özellikler şunlardır:

Eşsiz bir dünya görüşü:

İnsanlığın başlangıcından beri insanoğlunun en büyük hedefi mutlu ve huzurlu bir yaşam sürmek olmuştur. Mutluluk ve huzur arayışı ise farklı hayat görüşlerinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

İnsanoğlunun mutluluk ve huzuru, yaratılış gerçeklerine uygun bir yaşam sürmesine bağlıdır. Aksi halde ruhunda derin bir boşluk meydana gelir, insanı strese, depresyona sürükler. Asla huzur yüzü göremez. Ayrıca yaratılış gerçeklerinden uzak düşen bir insan bağından kopmuş bir hayvana döner. Yeryüzünde zulüm ve sömürü fitilini ateşler. Toplumsal huzurun yok olmasına sebep olur.

*

Bütün dinler ve hayat görüşleri huzur ve mutluluk vaat ediyor olmasına rağmen, bunu gerçekleştirebilecek olan sadece İslam’dır.

İslam bütün kainatın kendisine göre yaratıldığı dindir. Dolayısıyla insan fıtratıyla her yönden uyum içerisindedir. Bu özelliği sayesinde girmiş olduğu gönülleri huzur ve mutlulukla doldurur.

Bir de İslam tevhid dinidir. Güç yetiremeyen sahtekarların çıkar ve menfaatlerine göre değil, yaratan ve her şeye güç yetiren Allah’ın emirlerine göre bir yaşam kurar. Bu özelliği sayesinde de, zulmü ve sömürüyü sona erdirerek toplumları adalete ve barışa ulaştırır.

Kısacası bütün dinler vaat ederler. Ama İslam vaat ettiğini gerçekleştirebilecek olan tek hayat görüşü/dindir.

İnsan özellik ve kabiliyetlerine uygun yol:

İnsanoğlunun hak yoldaki yürüyüşü içten heva,dıştan ise tağutun engellemeleri ile karşı karşıyadır. İnsanlık tarihi, imanda ısrar eden Müslümanların çektikleri sıkıntıların ve acıların örnekleriyle doludur. Birçok Müslüman bu uğurda hayatını kaybetmiştir.

*

Kimi insanlar, çıkarılan engellerden dolayı İslam’a uygun bir yaşam sürmenin imkansız veya çok zor olduğunu düşünebilirler.

Oysa Allah denemek için dilediğinin imkanlarını geniş tutar, dilediğininkini ise daraltır. Her şeye rağmen imanda ısrar edip rızasına uygun bir yaşam sürenleri sonsuz bir ödülle ödüllendirir. Zalim zorbaları ise, dünyadayken ne kadar geniş imkanlar içerisinde olurlarsa olsunlar, ahirette sonsuz bir ceza beklemektedir.

*

Diğer taraftan İslam yaratılış gerçeklerine uygun tek din olarak, insanın özellik ve kabiliyetlerine uygundur. Teklif ettiği sorumlulukların yerine getirilmesi insanüstü bir çaba veya doğaüstü güçler gerektirmez. Etiyle, kanıyla, zaaflarıyla insan tarafından gerçekleştirilebilir.

İslam’ın kendilerine ağı geldiği insanlar iman zafiyeti yaşayan kimselerdir.

İman etmiş gönüller, kararlı ve istekli bir şekilde onu hayatlarında gerçekleştirmeyi başarabilirler.

Etkin bir mesaj:

Allah’ın sözü insanın doğasına hitap eder. Bu sözler insan ruhunda öyle sıkıntılara derman, öyle problemlere ilaç olur ki, insan etkilenmekten kendisini alamaz.

İslam’ı duyup da ondan etkilenmeyecek yoktur. Bu yüzden tağutlar menfaatlerinin devamını, İslam’ın duyulmasına engel olmakta görmüşlerdir. Çıkarılan gürültüler İslam’ın dinlenmesini engelleyebilecek şiddette olsa bile, bu durum sonsuza kadar sürmez.

Etkilenmenin iki yönü vardır: Birincisi genel olarak doğrular ve değerler üzerindeki etkisi, ikincisi ise kabul veya red noktasındaki etkisi.

Doğrular ve değerler üzerindeki etki engellenebilir bir etki değildir. İslam, genel olarak kabul görmese de, duyulduğu ortamdaki değerleri etkiler. Bir toplumda bıraktığı izler kolay kolay silinmez. Dolayısıyla İslami değerlerin hakim olduğu bir toplumda İslam’ın etki ve tesiri kolay kolay ortadan kalkmaz.

Kabul veya red yönünden bakıldığında ise İslam’ın etkileyiciliği, iman veya inkar şeklinde iki farklı tavrın ortaya çıkmasına yol açar. Böylece insanların renklerini ve kalplerinde olanları net bir şekilde ortaya çıkarır.

Sonuç olarak İslam, etkileyici yönü sayesinde, hem içinde bulundukları toplumu iyiye doğru değiştirmeye çalışan Müslümanların işlerini kolaylaştırır hem de İslam’ı temsil eden bir topluluk ortaya çıktığında bu toplumun dünya çapında kabulünü kolaylaştırır.

Sonuç:

İslam yerine getirilmesi zor kurallardan oluşan bir din değildir. Zorluk insanın hevasından kaynaklanır. Fakat hayat bir imtihan olduğuna göre herkes Allah’ı razı edecek bir hayat yaşamalıdır.

Hevasına yenik düşmeyen bir insan kendisine fırsat olarak sunulan dünya hayatının kıymetini bilir. Onu mal mülk yığmak veya gününü gün etmek için değil Allah’ın rızasını kazanmak için kullanır.

Sonunu şefaatçilere bırakmış olan kimse şüphesiz zarardadır.

*

İradesi Allah’ı razı etmek yönünde kullanan bir kimse, inkarcıların gücü ve Müslümanlar üzerinde oluşturdukları baskılar karşısında kendisini güçsüz ve çaresiz hissedebilir. Oysa Allah herkesi güç yetirebildiklerinden sorumlu tutar.

Bir Müslüman için yerine getirilmesi gereken temel sorumluluk, Allah’a karşı kulluk görevini en iyi bir şekilde yerine getirmeye çalışmaktır. Allah’ın kandırılamayacağını herkesin bilmesi gerekir. Bu sonuçsuz uğraş yerine herkes gücünün ve imkanlarının el verdiği ölçüde Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmalıdır.

Aile, eş, iş ve mal insanoğlu için birer imtihandır. Allah’tan, peygamberinden ve Allah uğrunda gayret göstermekten daha sevgili olan her şey Allah’ın gazabını çeker. Hiçbir şey Allah’a ve Allah uğrunda gayret göstermeye tercih edilmemeli ve bunların önüne geçirilmemelidir.

İman ile inkar arasında kalıp da imanı uğruna her şeyi kaybetmeyi göze alan Müslümanlar, Allah katında büyük bir ödülle ödüllendirilirler.

 
MANA YAYINLARI TARAFINDAN YAYINLANMIŞTIR

 

Bu yazıyı : 2222 kişi okudu.
Yorum Ekle Arkadaşına Gönder  Yazdır